Babam Sultan’ul-Ulema Bahaddin Veled, Belh’te büyük bir itibar sahibidir.
Sultanlar, dizinin dibine oturup feyizlenme şerefine nail olmayı büyük arzu telakki etmektedirler.
Moğollar cahil, Moğollar hain, Moğollar zalim…
Kan akmakta oluk oluk Orta Asya’nın bozkırlarına.
Mürekkep taşımakta nehirler, Moğolların attığı el yazması güzide eserlerin eşsiz sayfalarından.
İlim nehir olmuş, nehirde yatağını aramakta.
Sultan Bahaddin, oğlu Celaleddin’i ve ailesini almış ilim çağlayanını engin deryaya ulaştırmanın gayretiyle vira bismillah demiş Belh’ten.
Yol üzerindeki medreseler ve sarayların kapısı Sultan’ul- Ulemaya sonuna kadar açılmış. O, sarayı değil, gönül sarayını tercih ederek medresede konar ve soluklanır.
Medresede bir çerağ olur, ziyasını yayar kelebek gibi ışığa koşan ilim talipleri öğrenci ve hocalara. Sohbet ve muhabbet uzadıkça gönüllerdeki ilmi açlık, simalardaki çerağın nuru artar.
Nişabur’da Feridüddin Atar, Mevlâna’nın babası arkasında gidişinin hikmetini gönül gözüyle görür, gönül sözüyle söyler:
“Sübhanallah, bir derya bir ırmağın peşine düşmüş, gidiyor.”
Ayrılık,
Yeni aydınlık gönüller için ayrılık,
Yolculuk,
Son duraktaki yolculuğa kadar yolculuk...
Bağdat, aç kapılarını; önde nehir, arkada derya geliyor.
Mezopotamya’nın bereketlenmesi için gürül gürül akacak bir nehir ve arkada görebilenler için kocaman bir derya.
Yolcunun değerini hancı bilir.
Sultan’ul- Ulemayı Bağdat’ta büyük âlim ve mutasavvıf Şeyh Şahabeddin Sühreverdî karşılar. Yolcu ve hancının kısa süreli birlikteliğinden ne kavî muhabbet hâsıl olur.
Karşılamasını bilen hancı, tabii ki uğurlamasını da bilir.
Yolu, en kutsal olan Mekke ve Medine’ye olana uğurlar olsun.
Sâlat ve selam O’nun (s.a.v.) üzerine olsun.
Biz varsak; senin teşrifinin yüzü suyu hürmetine varız.
Tabiî ki en kutlu yolculuk Senin doğduğun, yaşadığın, hicret ederek yurt edindiğin, insanlığa huzur taşıyan din olan İslamı tebliğ ettiğin beldelere olmalı.
Anadan yeniden doğmalıyız senin beldende.
Nefesimiz tazelenmeli ki, tertemiz bir nefes ile “Allah” (c.c.) demeliyiz.
Kalan yolculuğumuza günahlarımızı üzerimizden atarak yol almalıyız ki zalim Moğolların yıktığı ve yıkacağı gönülleri imar edebilelim.
Kutsal görev için elveda Mekke, elveda Medine…
Merhaba Şam (Dımeşk)…
Elveda ile merhaba kardeştirler. Birinden ayrılınca diğerine kavuşursun. Elvedanın evveli de merhabadır. Merhabanın ahiri de elvedadır.
Merhaba aslında elvedanın başlangıcıdır. Bu sebepten her merhabada bir elveda vardır. Her elveda da bir merhabaya çıkar.
***
Merhaba Bilal-i Habeşî’yi bünyesinde barındırmanın şerefini taşıyan Dımeşk.
Selam sana ey kâmil ve fâkih imam Ebu Hanife (k.s.)
“Şehrimize hoş geldin, şeref verdin ey Âlimler Sultanı, lütfen bizimle kal da sana en layıkıyla hizmet etme şerefine ulaşalım. İlim deryandan damlalarla yanan bağrımızı serinletelim.”
“Ey dostlar, Anadolu ilme aç, onu yeşertmek için çağlayanları taşıma vazifesi ile vazifelendirildim. Teveccühünüze teşekkür ederim, hepinize hayır dualar ederim. Selametle kalın.”
Selametle kal ey birçok peygambere kucağını açan ulu şehir Şam.
Ha! Bu arada ileride Celaleddin’e tasavvuf iksiri sunacak Şems’i erken gönder Konya’ya.
Gönder ki Şems’in aydınlık yüzüne hem Mevlâna’nın hem de Konya’nın ihtiyacı olacaktır.
Nurun yansıması da nur olur.
Şems’in gölgesi olmaz, Mevlası ve Mevlâna’sı olur.
Hem de öyle bir Mevlâna ki; ilahi aşkın ziyasıyla küre-i arzın aydınlanmasına vesile olmuş ve olmaya da devam etmektedir.
Selam ve muhabbetle